Hadisler, Dualar ve Sureler
Günlük senelik dua, Mübarek gün ve gecelerde okunan Dualar, hadisler, nazar duasi, Kandil mesajlari, bayram msji, berat kandili msjlari,miraç mesajı
Msn Web Tv Dizisi Otomobil Dini Bilgiler Spor Gazeteler Arkadaş Kısa Msj Resimler Oyun Elisi-Örgü Tatil Ruya-Burc Siyaset Site Ekle Reklam
Google    
 

26/9/2006 : SEVGİ AĞACI

Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yaprakları ile dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş. Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde.

        Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Sevgi Ağacı" derlermiş. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgi ile eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle.

        Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğu ile beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kedi ile fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış.         Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgi ile çarpıyormuş "pıt, pıt" diye.

        Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, "Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle. Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: "Yaşasın tilkicik kurtuldu" diye.

        Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki hayvanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışı ile serin serin üflemiş tüylerini.         Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, "Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, "Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın" diye. Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan hayvanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için. Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgi ile okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: "Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım" diye.

        Dostluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş hayvanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı'na zarar verdiğini. Hayvanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de. Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine.

        Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde... Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar, diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücü ile doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce. Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı'nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş... Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar. Zamanla her yerde Sevgi Ağaç'ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, "Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın" diye.

Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgi ile yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur. Sevgi Ağacı'nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisi ile beslenip, mutluluk gölgesi altında onları koruyordur. Sevgi Ağacı'nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşları ile kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç'larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğu ile yaşarsınız sonsuza değin.

Kategori: (Belirtilmemiş) :: Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

Yazan: Tahayyül | Konu: TAAHAYYÜL | Tarih: 3/3/2007
TAAHAYYÜL

İnsan olarak yaratılmış olmanın hazzını, tarif etmek neredeyse mümkün görünmemektir.
Yaratan Rab, o kadar müteşekkil ve muazzam tanzim etmiş ki, bu oluşuma nereden ve nasıl bakarsak bakalım, bu harikulade eseri seyrettikçe, seyredeni adeta sukutu hayale uğratıyor.
Bu güzelliği keşfetmek, yaratılan gözüyle ne kadar mümkün, olmaktadır!
Bu âleme anlam kazandıran şaheseri, hangi ölçülerle tespit ederek, yaratanın azametini idrak edeceğiz!
Bu azamet ve haşmet karşısında, kul olabilmenin şuuruna nasıl varacağız?
Bunun idrakin tezahürü olarak, yaratana sevgi ve saygı ölçüsü nasıl olacak?
İnsanlar ilişkilerinin genelinde, kıymet, değer vurgusunu, saygı ve sevgi olgusunu yönlendirirken, kalb, beyin, nefs netliğini, çoğu kez sağlayamıyorlar!
Bu keşmekeşliği yaşantımızın bütününde niçin çözümleyemiyoruz?
İnsana fevkaladeliği kazandıran akıl, mantık, neden irtifa kaybediyor?
İlmin kaynağına ulaşmamız kesin bir çözüm olacak mı?
Duyguların geleneksel tabandaki terbiye metodu neden yozlaştı, yoksa yine nefis mi diyeceksiniz, başka sebep olamaz mı?
Ruhunu hangi an vereceğini bilemeyen o muazzam insana neler oluyor, sefalet ve zilleti niçin tercih eder hale geldiler?
Ölçü mihenk, tekabül ve terakki karşısında, kendini yenileyeme dimi?
Rehberin Kur’an olduğu kesin, önderin peygamber olduğu kesin, fakat yorumlayanlarında insan olduklarını unutmayalım!
Şura, meclis işlevini hakkıyla yerine getire biliyor mu, getiriyorsa evrensel bir dinin müntesiplerinin durumu neden içler acısı bir durumda?
Mahkûm kim, yargıç kim, malayanilik nereye kadar devam edecek?
Hiç masrafı olmadığı halde sevgide, şefkatte bizleri cimriliğe iten güç nedir, buna karşı mukavemet hazırlığı neden yapılmıyor?
Bu hasletlerin bulunmadığı bir gönülde, kişi kendisiyle barışık olabilir mi?
Ebeveynimize gösterdiğimiz saygı ve hoş görüyü unutmayalım.
Evladı ayalimize karşılıksız sunduğumuz tahammül, sabır ve şefkatin membaı gönlümüzden kendiliğinden zuhur ediyor olması şaşırtıcı değil mi?
İşte insan ve insanlık bu güzel hasletlere, ne yazık ki, hasret bırakılıyor!
Bizler ve mükellef olduğuna inanan her kez, hiç durmadan ve yılmadan, gülü koklarcasına ve dikenine tahammül ederek, insanlara yaklaşmak zorundadır.
Kuşun yavrusunu sevmenin hassasiyetiyle konulara ve sorunlara çözüm arayarak, sunabilmeyi başarmalıyız.
Kendimizi, kişiliğimizi, katiyen ön plana çıkarmadan ve tevazuu elden bırakmadan kazanımlarımızı, ukbaya matuf yatırımlara dönüştürmeliyiz.
Letafetlerin ve izzetin manasının, sadece dünyaya ait olmadığı bilincini, mutlaka deruhte edebilmeliyiz.
Mademki imtihan dünyası, işte o zaman sorunların psikolojik açılımlarını, yüce beyanı ve peygamber tefsirini net bir şekilde öğrenerek yaşamalıyız.
Ayrıca itminan olmuş bir gönlün sahibi olarak, açziyetimizi ve şükrümüzü her halükarda ihmal etmeden sunabilmeliyiz ve bunu mutlaka başarmalıyız.

Bağlantı:: ::

Yazan: Mustafa Cilasun | Konu: Efendim; | Tarih: 3/3/2007
Efendim:


Kimliğimin kişiliğimin, henüz başlangıcında,
Ana rahminde serencama doğru yol alırken…
Yaratılma hilkatim bir ilahi vuslattı değil mi?
Oluşum safhasında ki, ahenk derinliğinde...
Hamiyetin, şefkatin ve merakın enginliğinde.
Umudun yolculuğuna, ağlayarak çıkıyordum…
O kadar masum ve bir, o kadar da zavallı halim,
En şedit bir insanın, kalbini dahi, yumuşatıyordu…
Kalbin sevgi ve şefkate, seferber olduğu bu anı,
Unutmak, hissetmemek, mümkün mü efendim.
Ağlarken annemden emdiğim, süt, sus diyordu.
Şaşkın, biçare bakarken, açziyetim doruktaydı.
Annemin ninnisinde, ezanın sesinde, sen vardın…
Bilinmeyenler, deryasında uyurken, yine sen vardın.
Senin varlığının hakikatine, yaratılan kâinat,
Çok aramaya gerek duymadan, haykırıyordu.
Ey benim, tek rehberim, tekselliğim, efendim.
Kimliğimin temasını, mayasını sende buldum.
İnsanlığımın öneminde, koşulsuz bir mihenksin.
Ama yine de sana, layık olmam zor görünüyor…
Zira bazen gaflete dalmam mümkün oluyor…
Hatalarım durmak bilmiyor. Beni sürüklüyor…
Keyfiyet, o kadar farklı ki, gönlümü ikna ediyor…
Ve bittiği zaman kenara çekiliyor, beni seyrediyor…
Ey peygamberim, Rehberim, Sevgili efendim,
Nefsimin azgınlığını, gemleyemeden…
Huzuruna gelmekten, hayâ ediyorum.
Şefaatin, ah şefaatin… Tabii ki, çok önemli…
Ama senin bir, ümmetin olarak, karşına,
İlkelerine, Veda hutbene, Sadık kalmadan,
Aldananlardan, olarak gelmem, beni kahrediyor…
Sen benim biricik ve tek efendimsin…

Mustafa CİLASUN

Bağlantı:: ::

Yazan: Mustafa Cilasun | Konu: ETKİNİN ÖNEMİ | Tarih: 2/3/2007



Hücreler ve dokular faal durumlarda sahibinin izni olmadan, kendiliğinden harekete geçerler. Çünkü yapısı gereği kendine yüklenen görevleri, katiyen ihmal edemezler zira öyle bir lüksleri de yoktur.
Fakat ne zaman ki, yapısını tahrip eden unsurlar, sahibi tarafından ısrarla enjekte edilerek, savunma, yenilenme zamanı tanınmıyorsa, özelliğini kaybeder ve bir fonksiyonu kalmaz.
İnsana tevdi edilen emanet ve sahavetin iyi anlaşılmaması sebebiyle, sahip olunan kişilik ve kültürün tezahürü genel olarak belirginleşir lakin kayıplar ve kazançların, anlam itibari ile farklı olacağı muhakkaktır.
Koruma, kollama ve gözetimin çok iyi anlaşılması ve hatta idrak edilmesi kaçınılmazdır.
Tüm fonksiyonları tam kapasite ile çalıştırmak, çok mümkün olmayabilir fakat hislerin tanımı bakımından sahibine çok farklı letafetler sunacağı muhakkaktır.
İnsan, mükellef olduğu sürece bir anlam ifade eder, her canlı örneğin de olduğu gibi, mükellefiyeti reddetmek mekanikleşmek demektir.
Hislerin sahibi tarafından hangi ölçüde kullanacağı, tesadüflerle mümkün değildir zira yanlış yerde ve zeminde kullanıldığın da etkisi de muhakkak farklı olacaktır.
Merak en önemli lokomotiftir, vagonlarda bilinçsiz kullanılan argümanlardır, bu tepkimenin fayda ve zararları ve kişiye sağladığı imkânları veya daralmaları mutlaka hesaplanmalıdır.
Gül ve güzel, canlı ve genç, ahenk ve müzik, tat ve lezzet, bakmak ve görmek algılamamız oranın da anlam kazanır.
Bu nedenle, beden terbiyesi ve eğitimi aynı oranda önemlidir, her şeyin aşırısı hemen kendini ele verir, ahenk derinliği bu bakımdan son derece önemlidir.
Lafazan olmakla, meşk etmek, ne kadar farklı ise, hissetmek hususun da ahengi ihmal etmemeliyiz, aksi takdirde algılarımız bizleri yanıltır.
Nefesli sazlardan ney ile saksofonu, telli sazlardan tambur ile basgitarı, mukayese ettiğimizde gül ve bülbül ölçüsünde ahenk denkliğini asla bulamayız.
Fonksiyonların farklı olması hiçbir zaman ahengin önemi azaltmaz aksine artırır.
Ahengin olamadığı yerde mutlaka dengesizlik ve densizlik ön plana çıkar işte o zaman verimsizlik dolayısıyla anlamsızlık başarı kazanmış olur.
Meyvesiz ve yapraksız bir ağacın, akortsuz bir sazın, sacsız bir kızın, ötmeyen bülbülün dramını ancak idrak sahipleri iyi bilirler.
Sazın akortsuzluğunu mızrap, canlının susuzluğunu idrak ifşa eder, lakin bilgi ve inkişaf olmaz ise yinede netice alınamaz çünkü kalbin ahenginin sağlanması asıldır.
Kalb ilhamını kendini tanzim eden, hayat veren, nizamı ve ahengi ilham eden, membaından almayarak başkalarında ararsa neticesi yine hüsran olur.
İnsan hissettiği oranda ve algıladığı ölçüde önemlidir ve değerlidir.
Vasıflarına katkıyı ise hislerini kontrol ederek davranışlarını, adabımuaşeret dâhilinde yönlendirmesi sağlayacaktır.
Yanılgılarımız, hayatımızın en önemli ders notları olmalıdır.
Hata tekrarı yapılması akıl, izan, ahlak ve beden nizamı açısından katiyen sağlıklı olmayacağı bilinmelidir.
Kullanım titizliği her konuda ve her zeminde özellikle korunmalıdır aksi takdirde kedimize ve kullandığımız her şeye verdiğimiz değer ölçüsü ortaya çıkacaktır.
Bu bakımdan hassasiyetimiz önceliği alacağından, bu denkliğin bilinmeyenleri bir şekilde bilinenler sınıfına dâhil olacaktır.
Hırs, heyecan, kaygı, sevgi, nefret, şefkat ve merhamet dengeli ve doğru bir şekilde yönlendirilmez ise hüsranın, aşağılanmanın, şerefi kaybetmenin erozyonunu öyle acı yaşarız ki bunun tamiri çok mümkün değildir.
Bizlere, insan onuru ve şerefini bahşeden, bir kul olduğumuzu sürekli hatırlatan, unuttuğumuz an ikaz ve ihtar eden, kâinatın içinde ve insan haricinde her canlının, yaratılış düzenine göre anlam bulduğu değerleri, asla ihmal etmeden yaşamaya çalışmalıyız.
Mustafa CİLASUN

Bağlantı:: ::

Yazan: isimsiz | Konu: Ders alınması gereken hikaye | Tarih: 27/2/2007
Çok güzel ve ders alınıcak bir hikaye,bu tür hikayelerin devamlı okunması bizim yararımıza çünkü en çok iş ortamında karşılaştığımız olaylar bunlar..

Bağlantı:: ::

Yazan: Mustafa Cilasun | Konu: Yaşama bilinci | Tarih: 6/2/2007

YAŞAMAK BİLİNCİ

Toplumsal yaşama bilincinin oluşmasında, yaşanılan mekânın sosyal şartları ve temel değerleri, en belirleyici unsur olduğunu bilmeliyiz.
Temel değerler ise, ferdin hissettiği ölçüde etkilidir, zira sadece bilmek, yeterli değildir, bildiğini zannetmek ise, daha önemli bir sorundur.
Sosyal şartlar ve temel değerler o kadar önemlidir ki, en bakir hislerin teması, deneme, yanılma ve gözlemin, dikkate alındığı, dolayısı ile kanaatin oluştuğu bir süreçtir.
Temel değerler bütünlüğünde kültür, örf, anane, ahlaki ve manevi altyapı değişken, kaygan bir yapıda ise, kimlik ve kişilik oluşumunda, en önemli bir mesele olarak karşımıza çıkar.
Sosyal şartlar kapsamında var olan, yaşanılan mekân, çevre ve fiziki alt yapı, güç ve imkânlar, tamamlayıcı unsurların, önemli göstergelerdir.
Bilinç; akıl, bilgi, muhakeme ve tecrübe neticesinde oluşan idraktir.
İnsanların, bir düzen dâhilinde, yaşamaları için, disiplin ve asayişin asla, ihmal edilmemesi gerekir, zira gücün olduğu yerde yarış ve rekabet asıldır.
Kabul ve ret bilinç dâhilinde ve görsel olduğu için, tercihlerin farklı olacağı muhakkaktır.
Çünkü zevkler kültürlere göre anlam kazanacağından, tercihlerinde farklılığı kaçınılmaz olacaktır.
Doğruyu bulmanın, gerçeğe koşmanın temel koşulu, rehber, akıl, bilgi ve tecrübelerdir.
Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir, dolayısı ile emin olmak adına rehbere ihtiyaç duyacaktır, daha sonraki aşamalarda şu üç koşulu yerine getirmelidir. Emin olmanın koşulu itimat ve güvendir.
O anki bilinç ve tecrübenin bize sağladığı kanaattir, bunun suiistimali ise kişilik sorunu olarak karşımıza çıkacaktır.
Bilinçli ve erdemli olmak, başkalarına zarar vermeden ve o insanlarında hukukunu gözeterek yaşamak ve davranmak esasına dayanır, bunun ihmali ise egonun tatminine ve kontrol edilemeyen hırsa dayanmaktadır.
Şuurun, idrakin normal zamanlardaki durumu ile hislerin baskı altına alındığı ortamlarda ki hali arasında çok farklılıklar vardır, karar verirken düşünmeye zaman dahi bulmakta zorlanırız.
Deneyenler, yaşayanlar bu anın ne demek olduğunu ve insanı hangi perişan hallere düşürdüğünü pekâlâ bilirler.
İşte mümkün olduğu kadar, hak adına doğruya ve gerçeğe koşarken, kuvvet dengesini hiç bir zaman ihmal etmemeliyiz, bu temel kural aynı zamanda bir vaziyet planıdır.
Zorlukların insanları güçlü kıldıklarını biliyoruz, bu nedenle ayakta durabilecek gücü ve koşarak yürümeyi başarabilmenin koşulu, sevgi ikliminde yeşeren, sabır, sebat ve metanet yemişlerinin, bizlerin mutlaka temel azıklarımız olacağı gerçeğini unutmamalıyız.
Yoksa maliyetinin ve geri dönüşümün mümkün olmayacağı bir sürece gireceğimizi asla ve kat’a unutmamalıyız. Mustafa CİLASUN

Bağlantı:: ::

« Sonraki Sayfa ...::: ANA SAYFA :::... Önceki Sayfa »

Dualar.Blogcu.Com bir KTC GRUP hizmetidir *Web Stats *KTC GRUP